Süreç mi sistem mi? Bir kişisel öykü

Gelişmekte olan ülkelerde bilişim projelerinin çoğu başarısızlıkla sonuçlanıyor. Çok kere ya bütçeyi aşıyorlar, ya zamanında tamamlanamıyorlar, ya hedeflenenler yapılamıyor, ya da bu olumsuzluklardan birden fazlası aynı anda gerçekleşiyor. E-devlet projelerinde de benzer sorunlar gözlemleniyor. Geçtiğimiz aylarda bir devlet hastanesinde yaşadıklarım, benim için bir yandan sancılı bir deneyim, öte yandan da bilişim konusunda yararlı bir deney oldu.

Bu yılın Ağustos ayının başlarında, devletten bir konuda ruhsat almak için gerekli sağlık raporu ve genel sağlık muayenesi için İstanbul’da bir devlet hastanesine gittim. Bana söylenen saatten yarım saat önce kayıt kuyruğundaydım. Bir saat kadar kuyrukta bekledikten sonra sıram geldi, kaydoldum ve bana her ayrı sağlık konusu için farklı bir barkod verildi. Göz, nöroloji, psikiyatri gibi farklı bölümlerin her birine girdiğimde ayrı barkod vermem gerekiyormuş. Tabii barkod sistemi olması ilk başta beni etkiledi. Para vermeye hazırlanırken, veznenin oldukça uzaktaki başka bir binada olduğunu öğrendim. Binaların üzerinde adları yazmadığından ve ortalıkta hiçbir görevli olmadığından, veznenin hangi binada olduğunu öğrenmem, yaklaşık yarım saat birkaç bina arasında gidip gelmemi ve yirmi-otuz kadar vatandaşla konuşmamı gerektirdi. Parayı ödemek için ayrı kuyruğa girdim. Yarım saat sonra parayı ödeyip çıktığımda hala iyimser ve mutluydum. Evden çıktıktan üç saat sonra kayıt olmuş ve genel sağlık kontrolü için parayı ödemiştim. Hatta on beş-yirmi dakika binalar arasında gidip gelip o günlük egzersizimi de yapmıştım.

Sürecin muayene kısmı da sıralarla doluydu. Vezneyle aynı binada konuşlandığından, önce göz muayenesine gitmeye karar verdim. Bölüme vardığımda, içeride kuyrukta hastalar vardı. Bana nedenini açıklamadan, yarım saat sonra gelmemi söylediler. Ben de, hafızalarımızda yer etmiş olan ‘bugün git yarın gel’ lafını anımsayıp ‘yarım saat’ sözüne sevindim, ‘belki başka bir muayeneyi de bu arada beceririm’ ümidiyle kayıt ve vezne binalarının arasında olan psikiyatri bölümünün olduğu binaya gittim. Oradaki kayıt penceresi kuyruğunda yarım saat kadar bekledikten sonra, psikiyatri muayenesinin en zor safha olduğu, en iyisinin gözü bitirip oraya öyle gitmem olduğu bana bildirildi.

Bu yeni bilgiyle tekrar göz binasına döndüm. Bu arada da neredeyse öğle yemeği saati geldiğinden biraz da endişelenmeye başlamıştım. Ben daha hiçbir muayene olamadan öğlen olmak üzereydi. Neyse ki sadece yarım saat kadar daha bekleyerek muayenemi olabildim. Zaten öğlen olmuştu, şansımı zorlayarak gittiğim bir başka bölümden ‘gidin öğlen yemeği yiyin, dönünce doktor gelir’ benzeri bir şeyler söyleyerek beni yolladılar. Yarım günün bilançosu gene de fena değildi: Olmam gereken beş muayeneden birini olmuştum ve kırklı yaşlara adım atmış olmama karşın gözlerim hala sağlamdı.

Öğleden sonra psikiyatri bölümüne döndüm ve bir doktor beni ön muayeneye aldı. Bir saat kadar bir sıra bekleme ve on beş-yirmi dakikalık görüşmeden sonra, uzun bir yazılı sınav yapılacağını bildirdi. Yazılı sınav için ise başka bir doktorun odası önünde yeni bir sıraya girdim. Sıram geldiğinde doktor bana ancak Ekim ayı ortalarına, yani iki buçuk ay sonrasına randevu verebileceğini söyledi. O tarihte İstanbul’da olmayacağımı söyleyince üç buçuk ay sonra bir tarihe anlaştık. Bu arada akşam olmuştu. Sonuç olarak göz dışında başka bölümlerde muayene olamadan bir günü bitirmiştim.

Ertesi günü psikiyatri ve göz dışındaki muayenelerimi olmak için diğer bölümlere gittim. Diğer üç bölümdeki muayenelerimi her sırada en fazla bir saat bekleyerek hallettiğimden, sadece yarım günden biraz fazla vakit harcayarak o işleri bitirmekten mutlu bir biçimde işime döndüm. O gün öğrendiğim yeni bilgi ise, bir gün önce her bölüm için bana verilen barkodların ertesi günü geçerli olmadığı ve her bölüm için ayrı ayrı barkod almam ve yeniden para vermem gerektiği idi. Tabii her defasında, kayıt bölümünün ve veznenin konuşlandığı, birbirinden uzak iki farklı binaya gitmem gerektiğini söylememe gerek yok herhalde. Bütün bunlara karşın sadece yedi saatimin gitmesi beni yine de mutlu etti.

Hastaneye üçüncü gidişim, aylar sonraki psikiyatri randevusu içindi. Randevuma yarım saat öncesinden vardım, bir buçuk saat kadar bekletildikten sonra doktor geldiğinde bana randevumun üç saat sonraya alındığını söyledi. Bana böyle bir şey bildirilmediğini belirtip biraz da ısrarcı olunca, başka bir uzmanın bana yazılı sınavı vermesi sağlandı. Yazılı sınav bitince sadece bir saat kadar bekledikten sonra başka bir doktor geldi ve benimle yarım saat kadar süren bir görüşme yaptı. Psikiyatrinin yazılı ve sözlü sınavlarının sonuçlarını bir hafta sonra sabah gelip alabileceğimi bildirdi.

Ertesi hafta sabah söylenenden yarım saat önce vardım. Heyecanlıydım. Sadece psikiyatri sonuçlarını değil, eğer son sınavı da geçersem Genel Sağlık Heyeti’ne girip genel sağlık raporumu da alabilecektim. Bir saat kadar bekledikten sonra doktor geldi, sınavı geçtiğimi, bu sefer Psikiyatri Sağlık Heyeti’ne gireceğimi söyledi. Heyet için bir buçuk saat kadar bekledikten sonra sıra bana geldi, içeri girip çıkmam bir oldu. Barkodum eskiymiş. Bir hafta öncekini saymadılar; tekrar kayıt binası, tekrar sıra, barkod alma… Psikiyatri bölümüne döndüğümde gene sıraya girdim. Artık ne kadar bekledim, hatırlamıyorum. Sıra bana gelip içeri girince aynı iki doktor bu defa bilgisayar kayıtlarına bakıp bana ‘geçen bir seferden ufak bir borcunuz gözüküyor, vezneye dönüp onu da halledin’ dediler.

O aşamada ilk düşüncem isyan etmek olduysa da sakinliğimi koruyarak sürecin zorluğundan bahsetmekle yetindim. Vezne binasına gidip tekrar sıraya girerek kalan borcumu ödedim. Psikiyatri binasına döndüm, gene kuyruğa girdim, sıram gelince aynı iki doktorun karşısına çıktım. Artık ‘sağlam’ raporu alma ümidim giderek azalıyordu. Ya engeller sürecek ya da artık bir noktada ben isyan ederek muayene sürecinden vazgeçecektim. Tahminlerimde yanılmadım: İnanması güç ama odaya girdiğimde aynı iki doktordan biri bana ‘Bilgisayarda gördüğümüz kaydınız geçen hafta yeni açılmış, dört ay önceki kaydınızı bulun ve öyle gelin’ dedi. O kaydı nereden bulacağım tabii ki onların sorunu değildi.

Sağlık raporu almaktan ümidimi tamamen kesmiştim. Önüme çıkan engeller o kadar yaratıcıydı ki, yeni engellere artık kızmıyordum bile. O güne kadar ‘Bunlar normal, her devlet dairesinde olur’ diye düşünürken, o gün farklı değerlendirmelere başladım. Bu ya bir kamera şakasıydı ya da dünyanın en zorlu ve kapsamlı psikiyatri sınavını Türkiye Cumhuriyeti devlet hastaneleri yapıyordu. Bu git-geller herhalde insanın sinirlerini sınamak içindi. Bu arada hiç tahmin etmediğim biçimde eski kaydımı buldum: Başından beri bana çok yardımcı olan bir görevli mucizevi bir şekilde beş dakika içerisinde benim ilk kaydımı karton dosyalardan birinde buldu. Aklıma yıllar önce Rio’da otelde bavulunun kilidinin şifresini yanlışlıkla değiştirip yeni şifreyi bilmediği için teker teker denemek suretiyle üçüncü denemesinde büyük şans eseri kilidi açan arkadaşım Eli geldi.

Psikiyatri heyetine döndüm; gene sıra, gene aynı iki doktor… İşin ilginç yanı, ben bu kadar çok gelip giderken ve aramızda terbiye sınırlarını aşmayan düzeyli atışmalar sürerken yüzlerindeki ifadenin hiç değişmemesiydi. Herhalde doktor olmak, özellikle bir devlet hastanesinde çalışmak insana farklı yetkinlikler kazandıran bir şeydi. Onlara kızarken bir yandan da takdir ettim. Neyse, sonunda psikiyatri bölümünden sağlam raporunu aldım.

Artık önümde tek engel kalmıştı: ilk binaya dönüp bütün farklı bölümlerden aldığım sağlam raporlarını Genel Sağlık Heyeti’ne onaylatmak. Sonunda şansım döndü, odaya vardığımda aynı gün öğleden sonrası için randevu verilen son kişi olduğumu öğrendim. Yemek yiyip döndüm, kuyruğa girdim, sıram gelince de içeri. İçeride kalabalık bir doktor grubu vardı. Bir-iki muayene, otur kalk, ellerini aç, kapa… ‘İki gün sonra gelin, raporunuzu alın’ dediler. Gene git-gel. Sürecin sonuna gelmiştim, ama hala raporu vereceklerine inanmıyordum. Her türlü sorun ve engele kendimi psikolojik olarak hazırlayarak söylenen gün ve saatte gittim. Elimi kolumu sallayarak içeri girdim. Sıra yoktu, belgemi hemen aldım. İnanamıyordum, sırasız sorusuz belgemi almıştım.

Sağlık raporunun hizmet ettiği ruhsatı almak için daha sonra geçmek zorunda olduğum safhalardan bahsedersem, bu yazı kolay kolay bitmez. Bu deneyimin bana verdiği en önemli ders, donanım ve yazılım enjekte etmenin kurumların verimli hale gelmesi için yeterli koşul olmadığı, daha da önemlisi vatandaşın yaşamını kolaylaştırmanın yolu olmadığı. Birbirinden kopuk, israflarla dolu, çalışanı ve hastayı mutsuz eden, vatandaşa değer katmayan faaliyetlerle dolu süreçler… Her çalışanın önünde bir bilgisayar vardı ama benim bir işime yaramıyordu. Tam tersine her bir çalışanın bilgisayarına bakması neredeyse her seferinde benim için kuyrukta beklemek, git-gel anlamına geliyordu.

Süreçleri iyileştirmeden bilgi teknolojilerini satın alıp uygulamak, onun için bütün personeli eğitmek, eğitimlere ayrı para harcamak, sağlık raporu almak isteyen sade vatandaş Fuat Alican’ın işini ne kadar kolaylaştırdı? Muayenede geçirdiğim süre, beş farklı sağlık birimi ve bütün yazılı, sözlü, fiziksel sınavlar dahil 2,5 saat kadardı. Buna karşın, kuyruklar, git-geller, bana hiç değer katmayan konuşmalar, koşuşturmalar, dört tam günüme mal olmuştu. Sınav sürelerinde israf olmadığını varsayarsak, iki buçuk saatte bitirebileceğim bir süreç dört günümü almış, raporu almam ise dört ay sürmüştü.

Bu vakayı ülke genelinde bütün vatandaşların günlük hayatlarında yaşadığı deneyimlerle genellersek, her gün ya da her yıl uğradığımız milli gelir ve varlık kaybının ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu anlamak için ekonomist ya da finans uzmanı olmak gerekmez sanırım. Verimliliği artırması beklenerek alınan bilgi teknolojileri ve hizmetlerine harcanan para; verimlilik sağlanamamasından kaynaklanan zaman kayıpları; devlete ve sisteme karşı olan inancın yitirilmesi; kendine saygısı ve işine sevgisi azalan vatandaş ve çalışanlar; gerçekten sağlık sorunu olup bu beklemelerde durumu daha da kötüleşenler… Kayıp listesi uzun.

Bana laboratuvar olan hastanenin adını vermeme gerek yok, çünkü aynı hikayenin her gün birçok başka hastane ve kuruluşta yaşandığını tahmin ediyorum. Önemli olan öykümün içeriği; hastaneyi şikayet etmek gibi bir niyetim yok. Hatta belki teşekkür etmem gerekli, bana vaka olduğu için.

Devlet hastanelerini çalışma masamızdan eleştirmek kolay. Hastane sayısını artırmak, hastaneye donanım ve yazılım almak da zor değil. Zor olan, o hastanede vatandaşa iyi hizmet vermek, o hizmeti verecek personeli yetiştirmek, o hizmet için gerekli süreçleri düzenlemek, sağlık sistemini vatandaşın hayatını kolaylaştıracak duruma getirmek. Benim amacım ise, harcadığım dört günün boşa gitmemesi, bilişimde önemli bir sorunu gündeme getirmek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s